Çocukluk yaşlarımda, okumayı öğrenip de önüme gelen her şeyi okumaya çalıştığım zamanlarda sevdim şiiri. Rahmetli babam her gün iki gazete, hafta sonları da dergi alırdı:
Hayat Mecmuası.
O zamanlar
Kelebek Gazetesi bir ek değil, bağımsız gazeteydi. İkinci sayfasında fıkra, kısa hikayeler, karikatürler olurdu. Sol alt
köşede de şiir köşesi vardı. Okurlardan gelen ya da tanınmış şairlerin şiirleri olurdu. Çok
severdim onları okumayı.
Birgün başka bir duyguyla tanıştım:
Acılar Denizi
Ben acılar
denizinde boğulmuşum
İstemem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını
Dalgalar her gün
bir başka kıyıya atar beni
Duyarım yosunların
benim için ağladıklarını.
Ölüyüm çoktan,
bir baksana gözlerime
Gör, içindeki o
kanlı cam kırıklarını
Bu ne karanlık,
bu ne zindan gece böyle
Bütün gemiler
söndürmüş ışıklarını.
Ben acılar
denizi olmuşum, yaklaşma
Sularım tuzlu,
sularım zehir zemberek
Baksana; herkes
içime dökmüş artıklarını
Bu karanlık
bitse artık, bir ay doğsa
Bir deli rüzgâr
çıksa; alıp götürse
Yılların içimde
bıraktıklarını…
Ümit Yaşar Oğuzcan
Farklı bir his vardı içimde. Çocukluğun verdi masumiyetin içine sızan “başka duygular da varmış” şüphesi. O zamana kadar herhangi bir kayıp yaşamamış bir çocuğun tanımlayamayacağı ama varlığını hissettiği o duygu. Biraz daha büyüdüğümde Türkçe öğretmenimizin sınıfta ders sırasında söylediği “Evladını kaybetmiş bir babanın acısını anlatma şekli…” cümlesi şiirlere daha farklı bakmamı sağladı. Şiirde kuş: kuş değil, toprak: toprak değil. Başka başka anlamlarda hepsi. Şiiri yazan şaire, çoğu zamanda şiiri okuyanın okuduğunu anlamlandırma seviyesine, hatta okuduğu anda içinde bulunduğu duygu durumuna göre bile farklılaşan bir derya şiir dünyası.,
“Kuşlar cıvıl cıvıl, uçuyor renkli kelebekler
Uzakta, bir dağın eteğinde
Boynu bükülü bir gelincik
Acep kimi bekler.”
En güzel anlarınızda,
güzel kelimelerle buluşmanızı dilerim 📖📖📖
Sevgiyle kalın 😍😍😍💕💕💕



Yorumlar
Yorum Gönder